Bu ne zor ve kolay bir iş. Kimi inanır kimi inanmaz. Tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar basit. Hiç düşünmeyenler vardır ve bir de bembeyaz boş bir kağıdı çeşitli akıl oyunlarıyla kirletip neye inanacağını şaşıranlar...
Sen hangisisin diyorum kendime. Fikri hiç bozulmamış, yük altındaki sefil bir köylü gibi O'na inanmak istiyorum.
Yukarıdaki bağlantıya tıklayarak gruba ulaşabilir ve üye olabilir diğer arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz.
Açıkcası çok orjinal bir fikir olduğunu belirtmekten kendimi alamıyorum.
Mustafa Acungil:
"Bilinçli tüketici satıcının hakkını verir ve onun yaşamasından, zenginleşmesinden, daha iyi hizmet verebilir hale gelmesinden mutlu olur. Ama kazıklandığı zaman da bunu anlar! O zaman pek mutlu olmaz ve mutlu olmadığını satıcıya hissettirmesi gerekir."
Getirin Mağrib-i Aksâ'daki bir müslümanı
Bir de Çin sûrunun altında uzanmış yatanı
Dinleyin her birinin rûhunu: Mutlak gelecek
"Böyle gördük dedemizden!" sesi titrek, titrek!
"Böyle gördük dedemizden!" sözü dînen merdûd
Acabâ sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?
Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,
Çâre yok gösteremezdik bu kadar sersemlik
"Böyle gördük dedemizden!" diye izmihlâli
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur'ân'ın
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma'nânın
Ya açar Nazm-ı Celîl'in, bakarız yaprağına
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
M.Akif Ersoy
Mağrib-i Aksâ: uzak batı
merdûd: reddedilmiş
sâha-i tatbîki: uygulama sahası
nâ-mahdûd: sınırsız
Nazm-ı Celîl: Kur'an-ı Kerim
Milli şairimiz M.Akif Ersoy'un Süleymaniye Camiinde, insanın ruhunu titreten, halka verdiği vaazdan alınmış bir bölümdür.1912.
Burada müslümanlardaki amacın ibadet yapmak değil de, sadece anneden babadan gördükleri için, hiç sorgulamadan, araştırmadan aynı şekilde devam ettirdiklerini söylemeye çalışıyor. Ve yine aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'in anlatmak istediklerinden ziyade, hergün ezberden okumalarına rağmen ne anlatmak istediği ile hiç ilgili olmadıklarını ve hiç ders çıkarmadıklarından bahsediyor.
Ulu Hakanın, son başkatibi Cevat Beye söylediği sözdeki hikmete dikkat edelim:
-Kimse beni, içinde bulunduğum şartlara göre, onlara nisbet ederek muhakeme etmiyor. Düşünmüyorlar ki, ya ben Abdülmecid yerine Yavuz Sultan Selim'in oğlu olsaydım, manzara nasıl olurdu? II. Abdülhamid Han
Evet birçok konferansımda söylediğim gibi, tevarüs ettiği şartlar bakımından Yavuz'un oğlu Kanuni Sultan Süleyman, Himalaya dağı yüksekliğinde bir tepenin üzerinde, kibrit çöpü boyunda bir insandır. Abdülhamid ise o dağın eteğinde ve uçurumun dibinde, dev boylu bir hükümdar... Fakat Kanuniyi ölçenler onu dağın eteğinden hesapladıkları için yüksek farzederler, Abdülhamid Hanı da cüceleştirirler. Eğer ikisini ve bütün Osmanlı Sultanlarını düz bir satıh üzerinde ölçecek olurlarsa fark meydana çıkar. Gerçek Türk Tarihi yazıldığı zaman elbette bu ince hakikat meydana çıkacaktır.
N.F.K.